Bir yazma etkinliği için yazılmış orjinal karakter hikayesi(Türkç…
Bir yazma etkinliği için yazılmış orjinal karakter hikayesi(Türkçe hikaye)
Masanın üstünde duran vazo kırıldı. Kimse duymadı, duyanlar kafasını çevirdi. Kız vazoyu yanından geçerken kırdığını farkeder farketmez temizlemeye çalıştı. Kırılan parçaları toplamaya çalışırken eli kesildi. Kızıl, parlak ve sıcak bir sıvı elindeki yarıktan akıyordu. Kan akmaya devam ediyor ve yerlere sızıyordu, ancak insanlar yanından geçiyordu. Ona bakıyorlar ama görmüyorlardı. Yüzlerinde acıma, korku ya da aşağılama yoktu; onun bir önemi yoktu kimse için.
Yıllarca kırılan bir bardak için çocukların neler yaşadığını duymuştu. Ona anlatılmamıştı ama hikayelere kulak misafiri olmuştu. Ancak kendisi bir vazoyu kırınca bakan bile olmamıştı.
Aurelia(Orelya) doğduğundan beri normal değildi. Belki doğası buydu belki de bir lanetti. İnsanlar ona bakmıyordu, ancak bu normal bir umursanmamak değildi, sanki görünmezmiş ve orada hiç yokmuş gibi davranıyorlardı. Onu görenlerin ise içlerine tuhaf bir ürküntü ve iğrenme doluyordu. Fotoğraflarda gölgede kalır, onunla konuşanlar bir süre sonra aniden dikkatlerini başka bir yere yöneltirdi. Aurelia’nın hayatı da hep böyleydi.
Altın saçları ve altın gözleri vardı, yüzü objektif olarak güzel ve temizdi. Ancak yine de sevgiye ulaşamazdı, kimse ona ilgi göstermezdi, onunla konuşmaya ve arkadaş olmaya çalışmazdı.
Alacakaranlıkta “Eğer rayların üstüne atlarsam biri beni farkedip kenara çeker miydi?” diye hayal eder ve ağlardı. Hayatını bitirmek istemiyordu, ufak bir kırıntı olsa da ilgi istiyordu.
Genç yaşta baleye başlamıştı, sahnede dans ediyordu ancak kimse o sahneye bakmıyordu. Işığın altındaki Aurelia’ydi ama o ışık insanlığın önünde karanlıktan bir farkı yoktu. Yalnız bir kız loş ışığın altında, kara yıldızın sol gözüyle yukarıya -spot ışığına- bakarak zarifçe dans ediyordu.
Gösteriye uzaktan tek başına bakan tanrılar o dansı farkedemeyen insanlara acıyordu.
Sonra şehir içi manşetlere bir yüz çıktı. Bir çocuk. Aurelia’yla tamamen aynı yüze, aynı saç ve gözü olan biri. Ak yıldızın sağ gözüne sahip biri. Onun tamamen zıttıydı. İstemediği anda bile tüm dikkati çeken biri. O kadar parlak bir yıldız ki diğer tüm yıldızları soluk gösteriyor ve ışıklarını çalıyordu. Ancak böyle ışıltılı birşey ne uzun süre parlayabilir ne de sessizce sönebilirdi.
O gün gelmişti, parlak yıldızın düşeceği gün gelmişti. Böyle büyük bir düşüşü ufacık bir sallantının tetiklemesi belki de en ironik şeydi. Ancak Aurelia bir şey hissetmedi, ona ağlamadı, ölümüne sevinmedi, sadece yıkıntı arasında ezilmiş çocuğa son defa baktı. Çocukta yıkıntının arasında ona son defa baktı, altın gözler birbirine ilk ve son kez kavuştu. İstemese bile onu kurtarmayı denedi, çünkü yapması gereken buydu. Ancak düşmüş yıldızı harabelerin içinden çekip çıkaramadı.
Yıldızın ezilişine karşı bir şey hissetmedi, ölümüne yas tutmadı, sadece cenazesinden sonra mezarının önüne gitti ve beyaz bir zambak bıraktı. Kimse neden burada olduğunu sorgulamadı, kim olduğunu sormadı, sadece geçmesine izin verdiler.
Bir karadelik olmanın sonucu belki de buydu. Canlı olan her şey senden uzak durmaya çalışır, yoksa içine çekilir ve tamamen yok olurlar.
Sollux’ın (Sollaks) lanetinin sol yarısı da buydu. Ruhu ikiye ayrılmış tanrıdan kalan her şey lanetlendi. Biri o kadar parlak yandı ki herkesi söndürdü, diğeri ise o kadar karanlıktı ki kimse tarafından görülmedi…
Kaynak: Tumblr
Bir yanıt yazın